5/8/2009 - "Edeb ya HU edeb!"
Sözlükteki pek çok kelimeyi yüksek sesle, hatta düpedüz bağırarak telaffuz edebiliriz. Ama bir deneyin bakın, "edeb" kelimesini haykırmak ne mümkün! Harflerin dizilişi sesimizi yükseltmeye mânidir. Bu kelimenin ses tonu adeta önceden ayarlanmıştır. Ancak fısıltıyla karışık söyleyebiliriz.
Ancak sakin bir edayla: Edeb ya Hû edeb!Türkçenin en güzel kelimelerinden biridir "edeb". Bir başka dile nasıl çevrilebileceğini sorsalar şöyle bir duraklarsınız. İngilizce'de, İspanyolca'da, Fransızca'da, Almanca'da.... birebir karşılık bulmakta zorlanırsınız. Bulduğunuz hiçbir kelime onu tam olarak karşılayamaz, kavrayamaz sanki. Aynı lezzeti vermez. Aynı sesi vermez. Başka hiçbir söz ya da sözcük yerini dolduramaz. Bu dört harften ibaret kısacacık kelime koskoca bir mânâ denizi barındırır içinde. Gözlerimizi kapayıp bir kez fısıldamak bile yeter melodisini duymaya.
Edeb ya Hû edeb!
Sözlükteki pek çok kelimeyi yüksek sesle, hatta düpedüz bağırarak telaffuz edebiliriz. Ama bir deneyin bakın, "edeb" kelimesini haykırmak ne mümkün! Harflerin dizilişi sesimizi yükseltmeye mânidir. Bu kelimenin ses tonu adeta önceden ayarlanmıştır. Ancak fısıltıyla karışık söyleyebiliriz. Ancak sakin bir edayla: Edeb ya Hû edeb!
Peki nedir edeb? Tasavvufun yüzyıllardır baştacı ettiği bu kelime nasıl oluyor da hem bu kadar göz önünde, aleni; hem de kapalı bir kutu, adeta sır bize? Haddini aşmamak, kalp kırmamaktır edeb. Sadece o değil; haddini aşıp, kalp kırmaktan ödünün patlaması demektir. İstisnasız ayrımsız her insan, her canlı varlık, tıp tıp atan her yürek avuçlarımızın arasında tuttuğumuz billûr bir kasedir. Dışı nasıl olursa olsun özü narin ve nazenindir. İçin titrer. Düşürmekten, düşürüp de kırmaktan öyle korkarsın. Dedikodudan, haksızlıktan ve ithamdan uzak durmaktır edeb. Sadece o değil. İnsan-hayvan, canlı-cansız veya önemli-önemsiz ya da zengin-fakir ayrımı yapmadan etrafına hoş bir nazarla bakmak; "eyvallah" diyebilmek, "eyvallah" kelimesi üzerine kafa yormaktır. Bilmediğin konuda susmak, bildiğin konuda ahkâm kesmemektir edeb. Bilgi bir perdedir. Sen ne kadar bilirsen bil, nasıl bir alim olursan ol, en cahil görünen insandan bile öğrenecek bir şeyin vardır elbet. Edeb bunu unutmamaktır. İnsan ayrımı yapmamaktır edeb.
Sokaktaki bir berduşun yanında da Karun kadar zengin ya da Süleyman kadar muktedir görünenin yanında da aynı sakin idrakla durabilmek; saydam ve şeffaf olabilmek; girdiğin mekâna ya da konuştuğun adamın nabzına göre laf değiştirmemek, ince hesap bilmemektir edeb.
Aşırılığa gitmemektir edeb. Hileden, desiseden, yalandan ve zorbalıktan hazzetmemek; kimseyi aptal yerine koymamak, aşağılamamaktır. Tek başınayken de başkalarının yanındayken de şefkati elden bırakmamak; dış görüntülerden, parlak kabuklardan, ünvanlardan, payelerden etkilenmemek; her işte her adımda yüreğe bakmak, yüreğin ibresine göre yol almak.....ve habire BEN demekten vazgeçmektir edeb.
Edeb bir ahenk meselesidir. Akord edilmektir. Akord edilmemiş müzik aletinden çıkan her ses uyumsuzdur. Edeb kainatın müziğini yüreğinde duyma ve o müziğe uyma meselesidir. Edeb ahenk içinde olmak demektir. Tabiatla, kainatla, yaradılışla, bütünle ve katreyle sürekli uyum.... Gün içinde habire koşturmaktayız ya, edeb kelimesi aklımızın ucundan dahi geçmez. Yapacak daha acil, daha mühim işlerimiz vardır hep. Birbirimizi ite kaka, koştura koştura, hep ama hep geç kalırız bir yerlere. Derken tüm bu hengame içinde, beklenmedik bir anda ve yerde edeb sahibi biri çıkar karşımıza. Duraklarız. Şaşırırız. Sahici olup olmadığından hemen şüphe ederiz. Belki de yapmacıktır. Belki de rol yapıyordur. Kafamızın içinde binbir tilki dolaşır. Çünkü biz hep şüphe ederiz. Gerçek olup olmadığını anlamak için etrafında döner, gözlerimizi kısar inceleriz. Ama ne vakit ki anlarız karşımızdaki hakikaten edeb sahibi, indiririz yelkenleri. Yumuşar yüreğimiz. Tanırız edebi aslında. Görür görmez tanırız. Edeb sahibi bir insanla karşı karşıya gelince biz de kendimize çekidüzen veririz. Bulaşıcıdır edeb. Tebessümle bulaşır. Gülümseyen bir insan karşısında biz de elde olmadan gülümseyiveririz. Gün boyu çatık kaşla dolaşmaya alışkın yüzümüzün kasları gevşeyiverir. Bakmışız ki dudaklarımız bizden evvel davranmış. Gülümsemeye gülümsemeyle karşılık vermişiz de haberimiz yok. Edeb insandan insana geçer. Aynadan aynaya yansır. İnsanın şaşmaz tabiatıdır. Kibirlinin karşısında kibirli, mütevazinin karşısında mütevazi olasımız gelir. Diklenene diklenerek karşılık veririz. Edebliye ise eğiliriz.
Geçenlerde bir yemek masasında bir arkadaşım tanıdık ve buruk bir şaka yaptı: "Yahu ne zaman yurtdışından dönsem, bana da bir nezaket geliyor. Tanımadığım insanlara kapıları açmak, trafikte başkalarına yol vermek filan istiyorum. Bir incelik, bir terbiye geliyor üstüme. En fazla bir gün sürüyor ama. Sonra bakıyorum herkes birbirine kaba davranıyor, bana da bir kabalık geliyor....
Dangul dungul yola devam ediyorum."
Öyle kelimeler var ki, harf öbekleri olmaktan çıktı, gündelik hayatımızın akışını şekillendirmeye başladı. "Hoyrat" bunlardan biri. Hoyratız birbirimize karşı. Ve sağımız, solumuz, önümüz, arkamız.... hoyrat. Yolda yürürken birbirimize bakışımız, evlerimizin çatıları altında birbirimizden söz edişimiz; konuşmalarımız, dedikodularımız, ithamlarımız, önyargılarımız, zanlarımız, yaftalamalarımız, dışlamalarımız....hep ama hep hoyrat. O kadar çok hırpalıyoruz ki birbirimizi, öylesine hırçın bir iklimdeyiz ki.... Halbuki bu arada uzaktan bir yerden sesleniyor eski mi eski bir öğreti. Tembihliyor usulca.
"Edeb ya HU edeb!"
Elif Şafak Edeb 03.08.2009 Habertürk
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/6/2009 - Aşk'ı anlayan parmak kaldırsın....

Elif Şafak, mart ayında yayımlanan ‘Aşk’ isimli kitabıyla çok satanlar listesine zorlanmadan dahil oldu. Ella Rubinntain isimli Amerikalı bir ev kadının başından geçenleri vesile ederek Mevlânâ-Şems ilişkisine ve tasavvufa odaklanan ‘Aşk’ romanı hakkında küçük bir test hazırladık. Haydi buyurun...
1) Mevlânâ’nın “ruh eşim” diye adlandırdığı kimdir? a) Eşi Kerra b) Oğlu Sultan Veled c) Kimya d) Şems-i Tebrîzî 2) Ella, Aziz Z. Zahara ile nasıl tanıştı? a) Alışveriş yaparken. b) Yayınevi sayesinde. c) Akşam yemeğinde. d) Eşinin arkadaşlığı sayesinde.
3) Mevlânâ nerede yaşıyordu? a) Konya b) Bağdat c) Tebriz d) Küfe
4) Rumî, Şems’i yanında tutabilmek için onu kiminle evlendirdi? a) Kızkardeşi b) Çöl Gülü c) Ella d) Kimya
5) Rumî, Kimya’yı niçin evlat edindi? a) Güzel olduğu için. b) Bilgili olduğu için. c) Ölmüş eşini gördüğü için d) Küçük yaşta Kuran’ı ezberlediği için.
6) Ella, Aziz Z. Zahara ile ilk olarak nerede görüştü? a) Konya’da. b) Boston’da. c) Amsterdam’da. d) İstanbul’da.
7) Çöl Gülü, Rumî ve Şems’e nereden kaçıp sığındı? a) Kerhaneden. b) Nevşehirden. c) Kocasından. d) İstanbul’dan.
8) Ella’nın eşi ve çocukları uğruna âşık olup evini terkettiği Aziz Z. Zahara, öldügünde nereye defnedildi? a) Tebriz’e. b) Konya’ya. c) İstanbul’a. d) Boston’a.
9) Mevlânâ ile Şems’in semâda kullandıkları müzik aleti hangisidir? a) Keman b) Kaval c) Ney d) Kanun
10) Mevlânâ şiirlerini hangi mahlası kullanarak yazıyordu? a) Hâmûş ve Şems-i Tebrizi b) Mevlânâ c) Celâleddîn d) Rumî
Cevap anahtarı:
1d, 2b, 3a, 4d, 5c, 6b, 7a, 8b, 9c, 10a 0-3 doğrum var: Sınıfta kaldınız. Kabahatiniz kitabı okumamak değil, Mevlânâ’ya aşina bile olmamak. 4-7 doğrum var: Kitap okunmuş, okunmamışsa bile en azından Mevlânâ biliniyor. Takılmadan geçtiniz. 8-10 doğrum var: Bravossimo! Kitap okunmuş, her şey bilinmiş. Size ödev yok, tatilde rahatsınız. Puanını yeterli bulmayan azimli insanlar...
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/6/2009 - Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezind

Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.
Karşınızda Elif Şafak’ın “Aşk” romanında bahsedilen “40 kural” .
Sizce 40 kuralın bu kadar özel olmasının, bizi kalbimizden vurmasının sebebi nedir?
Benim zeminimde bunun karşılığı, kendi içimizde özümüze yaptığımız yolculukta karanlıkta kaldığımız anlarda bize ışık tutan kurallar olduğudur. Duygularımızın iki tane ucu varsa biri korku ise diğeri sevgidir. 40 kural içimizdeki Öz’le birleşme, hakikati bulma yolculuğumu karşımızsa çıkan Aşk’ın kurallarıdır.
O en uç noktada öyle büyük bir sevgi vardır ki, olsa olsa adı ilahi sevgi olur. İşte bu ilahi sevginin bir diğer adı da her yerde aradığımız, özellikle karşı cinste buluruz sandığımız “AŞK “ tır.
Hayat ne ironik değil mi? Dışarda sandığımız şeyler, aslında içimizde durmakta ve bizim onların farkına varmamızı beklemekte.
Hayatta karşımıza çıkan şeyler belli şekillere bürünürler, bunları gruplayacak olursak aşağıdaki liste çıkar karşımıza. Benim için önemli olan deneyimlerin hangi şekle bürünerek geldiği ya da hangi gruba ait olduğu değildir.
Önemli olan olanı hayır ve şer diye ayırmadan olduğu gibi kabul etmek ve sorumluluklarımızı yerine getirerek bir üst zemine çıkıp yeniden sıfırdan başlayabilmektir.
Toprak: Hayattaki derin, sakin, katı şeyler… Su: Hayattaki akışkan, kaygan ve değişken şeyler… Rüzgar: Hayattaki terk, göç ve devr eden şeyler… Ateş: Hayatta yakan, yıkan,yok eden şeyler.. Boşluk: Hayatta, varlıklarıyla değil yokluklarıyla bizi etkileyen şeyler…
40 KURAL
Birinci Kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sende korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer Tanrı dendi mi evvele aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.
İkinci Kural: Hak Yolu’nda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil!
Üçüncü Kural: Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahire manadır. Sonraki batıni mana. Üçüncü batıninın batınisıdır. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayesiz kalır tarif etmeye.
Dördüncü Kural: Kainattaki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi O’nu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa sonsuza dek O’nda kalır.
Beşinci Kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. ‘Aman sakın kendini’ diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: ‘bırak kendini, ko gitsin!’ Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!
Altıncı Kural: Şu dünyada çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.
Yedinci Kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikat’i keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.
Sekizinci Kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.
Dokuzuncu Kural: Sabretmek öyle durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.
Onuncu Kural: Ne yöne gidersen git, -Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney -çıktığın her yolculuğun içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi sonunda arzı dolaşır. On Birinci Kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir “Sen” zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.
On İkinci Kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.
On Üçüncü Kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hoca şeyh şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.
On Dördüncü Kural: Hakk’ın karşısına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın.” Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir “diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?
On Beşinci Kural: “Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldur. Tek tek hepimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, attığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.”
On Altıncı Kural: Kusursuzdur ya Allah, O’nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne layıkıyla sevebilirsin.
On Yedinci Kural: Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.
On Sekizinci Kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara; dışında, başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır.
On Dokuzuncu Kural: Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı sevin. Yakında gül yollayacak demektir.
Yirminci Kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.
Yirmi Birinci Kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hak’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.
Yirmi İkinci Kural: Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.
Yirmi Üçüncü Kural: Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne tefritte. Sufi daima orta yerde…
Yirmi Dördüncü Kural: Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.
Yirmi Beşinci Kural: Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeye başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.
Yirmi Altıncı Kural: Kainat yekvücut, tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.
Yirmi Yedinci Kural: Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı bir laf yankılanır. Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır. Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse, dünya değişir.
Yirmi Sekizinci Kural: Geçmiş zihinlerimiz kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu an’ın hakikatini yaşar.
Yirmi Dokuzuncu Kural: Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten” ne yapalım kaderimiz böyle “ deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamı değil sadece yol ayırımlarını verir. Güzergah bellidir ama dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatın hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.
Otuzuncu Kural: Hakiki Sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez. Sufi kusur görmez. Kusur örter.
Otuz Birinci Kural: Hakk’a yaklaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker; kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise, ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.
Otuz İkinci Kural: Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı’ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yakut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!
Otuz Üçüncü Kural: Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.
Otuz Dördüncü Kural: Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.
Otuz Beşinci Kural: Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. İnsan-ı Kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.
Otuz Altıncı Kural: Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri san tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, Tanrı’da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kımıldamaz. Sen sadece buna inan!
Otuz Yedinci Kural: Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölme zamanı.
Otuz Sekizinci Kural: ’Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?’ diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. Tek bir gün bile tıpatıp aynıysa yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.
Otuz Dokuzuncu Kural: Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden bir hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz. Ölen her Sufi için Yeni bir Sufi daha doğar.
Kırkıncı Kural: Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalı, mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.
Bu kuralların sadece ekranda okuduğunuz yazıdan ibaret olmamasını, hayatınızın içinde yer almasını ve karanlık noktalarınızı aydınlatan ışık olmasını dilerim
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/6/2009 - Kadının soyunma özgürlüğü olur ama örtünme özgürlüğü olmaz!!!

Uzun zamandır ne yazı / ne copy-paste olmadı feci tembelim kabul ama işler acaip yoğun; başımda bidolu iş... Murat Sabuncu'nun bu yazısını görünce dayanamadım. Üstüne eklenecek tek söz var mı aklım almadı:) Bir süredir gündemde ve uzun sürede gündemden düşmeyecek. Ayşe Arman’ın, Nihat Odabaşı’na çektirdiği fotoğraflar.
Kendi deyimiyle “baştan çıkarıcı kadın pozları”. Eşinin isteğiyle“seks fotoğrafları değil seksi fotoğraflar”. Kimseyi ilgilendirir mi? Yok, kesinlikle ilgilendirmez. İstediği gibi çektirir fotoğrafları. Ve isteyen bakar. Üzerine konuşur, geyik çevirir. Ya da bakmaz başını çevirir. Gazetesindeki yazar arkadaşları, hemen hiç kimse bu fotoğraflar hakkında olumsuz yorum yapmadan “kadının bedeni üzerindeki söz sahibi olması hakkında” yazıp ona destek verdiler. Dedim ya kime ne..Desteğe ihtiyacı yok ki.. Ama destek yazısı yazan arkadaşlarla ilgili bir kafa karışıklığı içindeyim. Bu demokrat ve hoşgörülü arkadaşlarımızın çifte standartları olduğunu düşünüyorum. Ve onlara sormak istiyorum: Peki bir kadın bedeni üzerindeki özgürlüğünü kullanıp soyunabiliyor da niye bir kadın bedeni üzerindeki özgürlüğünü kullanıp örtünemiyor? Biliyorum çoğunuzun cevabı hazır: Babaları, ağabeyleri, kocaları zorluyor. Kendi özgür iradeleri değil ki. .Ne ilginç bir düşünce tarzı. Kafası açık tüm kadınlar sonuna kadar özgür, rahat, istediğini yapıyor ama kafasını örten kadınlar o kadar zavallı ki her şeyi emir komuta zinciri içinde yapıyor. Gerçekten inanıyor musunuz siz buna? Ya da kimileri çağdaşlıktan bahsedecek: “Bu devirde örtünülür mü hiç? “ Örtünülür de soyunulur da… Bu devrin bana göre en önemli özelliği “daha çok demokrasi, daha çok insan hakları” ile özdeşleşiyor olması. Yani kimsenin kimseye müdahale etmeden, zorlamadan, birbirinin hakkına saygı duyarak birlikte yaşaması. Benim için soyunmak ya da örtünmek çağdaşlık veya çağdışılık diye tanımlanacak filler değil. Ne kimse soyundu diye çağdaş olur ne de diğeri örtündü diye çağdışı.. Fikir jimnastiğine devam. Diyeceksiniz ki. “Ya mahalle baskısı”. Örtünmek istemediği halde zorlananlar. Ya da örtüsüz yaşamak isteyip, etraflarından korkup örtünenler. O zorlayanlarla mücadele hepimizin boynunun borcu. Kanun falan yetmez öncelikle vicdanlarımızla dur demeliyiz bu baskıcılara. Ama biliyor musunuz farklı bir mahalle baskısı daha var üzerimizde. Hepimizin ne giyeceğimizden, nerede yiyeceğimize, nerede eğleneceğimizden, ne şekil davranacağımıza kadar yaşam şeklimizin belirlenmeye çalışıldığı bir baskı bu. Öyle giyinmezsek, eğlenmezsek, yaşamazsak, “çağdaş Türkiye bu imiş” gibi kabul ettirilmeye çalışılan düzenin, dışındaki kişiler gibi görünme-gösterilme endişesi taşıyoruz. Onların çizdiği bir resim var. Ve bu resmin biraz dışına taşan her insan, fikir, yaşam tarzı; “yok sayılmaya, ezilmeye, horlanmaya, aşağılanmaya” çalışılıyor. Kendini dini otorite sayıp kişilerin inançlarını yargılayanlar kadar kendini çağdaşlığın otoritesi görüp insanların yaşam tarzlarını kendilerine göre belirlemeye çalışanlar da rahatsız ediyor beni. Yazıyı Ayşe Arman’ın çektirdiği fotoğraflarla ilgili yazdığı yazının bir bölümüyle bitirmek istiyorum. Bakın Türkiye’nin en özgür kadını ne diyor: “ En büyük hayallerimden biri...
40 olmadan Nihat Odabaşı’na "baştan çıkarıcı bir kadın" olarak poz vermekti.
Sevgilime sordum:
"Yapabilir miyim?"
"Ben senin baban değilim, benden izin almana gerek yok!" dedi.
"Yooook yemezler!" dedim.
"Hiçbir şeyden korkmuyorum ama seni kaybetmekten korkuyorum. Kontrollü bir kontrolsüzlük yaşamak istiyorum o kadar..."
Güldü.
"Sonra da o fotoğrafları yatak odamıza asacaksın di mi?"
"Evet" dedim, "Sen benim beynimi okuyorsun!"
"Yap ama seks fotoğrafları olmasın, seksi fotoğraflar olsun..." dedi.
Sözünü ettiği ayrım, bayağılık ve samimiyet arasındaki ince çizgi gibi bir şeydi.
"Tamamdır" dedim.
Yine de kendime güvenemedim.
(İtiraf ediyorum, ben bazen bayağılıktan da hoşlanıyorum)
"Nihat’ın pespaye bir şey yapmasına olanak yok, ama fotoğraflar senin de onayından geçsin, öyle verelim Hello’ya" dedim.
Ekledim: "Yine de bir sürü insan, sevgilisi nasıl izin vermiş diyecektir..."
"Desinler, umurumda değil" dedi, "Seninle birlikte olmaya karar verdiğim gün, bir sürü şeyi göze almam gerektiğini biliyordum..." Şimdi bu diyalogu başka bir kadının ağzından yazalım.
Başımı örtmeye karar verdim ve örtümle Nihat Odabaşı’na bir fotoğraf çektirmeye gidecektim. Sevgilime sordum: “Yapabilir miyim?” “Ben senin baban değilim bana sormana gerek yok” dedi. “Yokkk” dedim. Yemezler” Diyalogu alın yazıdan kendiniz devam ettirin. Ama tarafsız olun. Böyle bir diyaloga hoşgörüyle bakar mıydınız? Ya da en basitinden demezmiydiniz “bak gördün mü kadın kocasına soruyor?” diye… Murat Sabuncu - Gazeteport
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
20/5/2009 - Sürgündeki Gülsüm İnek’e...
Sevgili Gülsüm,

Öncelikle tebrikler. Anne olmuşsun. ‘Kader’in kaderi hep güler, o da senin gibi devrimci bir inek olur inşallah. Türk demokrasisi ondan da çok şey bekliyor.
Sürgündeki tutsaklığın sırasında bu mektubun ne kadarı eline geçer bilemiyorum.
Sütten kesilirsin diye belki sana söylemiyorlardır.
Ama bil ve tedbiri elden bırakma diye yazıyorum.
Herkes peşinde. Yaşadığın köy ajan kaynıyor. Bir ağacın arkasında Jandarma istihbarattan biri varsa, karşı ağacın arkasında Emniyet istihbarattan biri var. MİT, CIA, MOSSAD ise çoban, sütçü, baytar kılığında takipte.
Ergenekon kellene ödül koydu. JİTEM’in kafa avcıları Malatya’ya uçuyor. Milyonlar İstanbul’daki Cumhuriyet mitingine senin sucuklarını, sosislerini yeme vaadiyle davet ediliyor.
Tehlikenin farkında mısın bilmiyorum? Bir kalça hareketiyle kırdığın tabunun haddi hesabı yok. Bir besili inek olarak girdin camdan siyasi hayatımıza.
Duymuşsundur İkinci Cumhuriyetçiler seni kutsal ilan etti. Bir gün İkinci Cumhuriyet ilan edilirse sana dokunmaya çalışan kasaplar rejimi yıkmaya teşebbüsten yargılanacak.
İslamcılar ise seni hanif ilan etti. Sütünden içenin cennetlik olduğu söyleniyor. Bakara suresinden seni müjdeleyen ayetler arıyor o uzun saçlı çocuk.
Solcular eyleminin devrimciliğe mi karşı devrimciliğe mi hizmet ettiğini tartışmayı henüz bitiremedi. Geldikleri son nokta; inekle rejim arasında tercih yapmak zorunda değiliz, üçüncü bir yol mümkün.
Yalçın Küçük gazete kupürleri denizine dalmış Hazar Yahudileri arasında yaygın kullanılan inek isimlerini, Kemal Kerinçsiz hapishanede hukuk kitaplarına dalmış bir ineğe 301 davası açılıp açılmayacağını araştırıyor.
Aydınlık hain bakışlı bir fotoğrafını bulursa seni kapak yapacak. Uğur Dündar iffetine söz söyleyecek hain öküzler bulursa sizin köyden canlı yayın yapacak.
Ulusalcı bankacı, reklamcı, finansal direktör taifesi birbirlerine senin Hollanda cinsi bir inek olduğunu ispatlayan power point sunumlar gönderiyor.
Üniversite kantinlerinde Malatya’nın bir köyünde bu kadar besili olmanın Soros’tan besleme olma ihtimalini artırdığı konuşuluyor. Komplonun ucunu bir zamanlar o köylerde cirit atan barış gönüllülerinin damızlık çalışmalarına kadar götürenler ise kitap yazmaya başladı bile.
Mizah dergileri ‘bu malzemenin çaktırmadan nasıl üstünden atlarız’ın, Kemalist hayvanseverler bu derin ideolojik krizin üstesinden nasıl geleceklerinin derdine düşmüş.
Hakkında malzeme o kadar bol ki her an imam hatiplerden bir Aziz Nesin çıkabilir.
İstanbul Üniversitesi’nde bir grup solcu öğrenci “Gülsüm Köyüne Geri Dönsün İnisiyatifi” kurdu. Üniversiteye asılan afişlerde “Eğer sen de Gülsüm’e destek olmak, onu köyüne döndürmek istiyorsan bimer@basbakanlik.gov.tr adresine mail at! Bu çağrıya destek ver. Daha fazla Gülsüm Kemalist zihniyetin kurbanı olmasın!” deniyor.
İnternette fan grupları oluştu senin için. Militan demokratlar seni kurtarmak için halaskaran-ı zabitan çeteleri oluşturuyor. Etyen Mahçupyan kitapları üzerine yemin ediyor. Genç Siviller köyünde pankart açacak otel arıyor.
Yanlışlıkla oldu, kaçıyordun, fark etmedin, önüne çıktı, hepsi tamam. Mahkemede aynen böyle anlat.
Yine de yaptığın inekliğin büyüklüğünün farkında mısın?
Hayır, parçaladığın Atatürk’ün kendine benzemeyen büstleri değil. Milli Görüş’ün liderinin bile “Yaşasaydı bize oy verirdi” dediği, Avrupa Birliği’ni savunanların “Yaşasaydı o da girmek isterdi” dediği, solculara göre anti-emperyalist, liberallere göre pragmatist, Kemalistlere göre hayatta en hakiki mürşidin büstünü kırmadın, hayır.
Onlarca liberal, solcu düşünürün, aktivistin, dava adamının yapamadığıdır senin bir kalça darbesiyle yaptığın.
Ergenekon savcılarının binlerce sayfalık iddianamelerle göstermediğidir senin gösterdiğin.
Sen bize kendi halinde yaşayan bir inek için soruşturma açan, köylülerin ifadelerini alan, sahibinin yüreğine korku salan ve ineği sürgüne gönderten bir devletle aynı yatakta olduğumuzu hatırlattın.
Öküzlüğün, koyunluğun serbest ama bir ineklik yapmanın riskli olduğu bir ülkede yaşadığımızı hatırlattın.
Ölüm kuyularına, topraktan çıkan cephanelere, belgelere, bilgilere inanmayanlar için gökten indirilmiş son uyarıcısın sen.
Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe...
En derin dayanışma duygularıyla...
Taraf / Yıldıray Oğur / 19 Mayıs '09
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/3/2009 - Aşk Şeriatı

Bundan uzun zaman önceydi. Bir roman düştü gönlüme. Aşk Şeriatı. Yazmaya cesaret edemedim. Dilim lal oldu, kalemimin ucu kör. Kırk fırın ekmek yemeye yolladım kendimi. Dünyayı dolaştım. İnsanlar tanıdım, hikâyeler topladım. Üzerinden çok bahar geçti. Fırınlarda ekmek kalmadı; ben hâlâ ham, hâlâ aşkta bir çocuk gibi toy...
“Hamuş” derdi Mevlana kendine. Yani Suskun. Düşündün mü hiç bir şairin, hem de nâmı dünyayı sarmış bir şairin, yani işi gücü, varlığı, kimliği ve hatta soluduğu hava bile kelimelerden müteşekkil olan ve elli binden fazla muhteşem dizeye imza atmış bir insanın, nasıl olup da kendine SUSKUN adını verdiğini..?
Kâinatın da tıpkı bizimki gibi nazenin bir kalbi ve düzenli bir kalp atışı var. Seneler var ki nereye gidersem gideyim o sesi dinledim. Her bir insanı Yaradan’ın emaneti saklı bir cevher addedip, anlattıklarına kulak verdim. Dinlemeyi sevdim. Cümleleri, kelimeleri ve harfleri... Oysa bana bu kitabı yazdıran şey som sessizlik oldu.
Mesnevi’yi şerh edenlerin çoğu bu ölümsüz eserin “b” harfiyle başladığına dikkat çeker. İlk kelimesi “Bişrev!”dir. Yani “Dinle!” Tesadüf mü dersin ismi “Suskun” olan bir şairin en kıymetli yapıtına “Dinle!” diye başlaması. Sahi, sessizlik dinlenebilir mi?
Bu romanda her bölüm aynı sessiz harfle başlar. “Neden?” diye sorma, ne olur. Cevabını sen bul. Ve kendine sakla.
Çünkü öyle hakikatler var ki bu yollarda, anlatırken bile sır kalmalı.
A. Z. Zahara
Amsterdam, 2007
|
|
Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
14/2/2009 - Ella kendini koruyamadı bile....
AŞK, Elif Şafak...
ROMAN 5-6 MART’TA RAFLARDA OLACAK
 İki zaman, iki mekan, iki aşk, roman içinde roman: Elif Şafak’ın mart başında yayınlanacak yeni kitabı "Aşk", ilk bakışta birbiriyle ilgisiz gibi gözüken iki öyküyü anlatıyor. Öyle ya, 2000’lerde ABD’de Boston’da yaşayan Yahudi bir ailenin üyesi, orta yaşlı ev kadını Ella Rubinstein ile, 1200’lerde Konya’da yaşayan Mevláná’nın ne ilgisi olabilir? Bu iki öykü, Aşk’ta birleşir: Ella çocukları büyüdükten sonra zamanını değerlendirmek için çalışmaya başladığı bir yayınevinde, A. Z. Zahara isimli, esrarengiz bir yazarın 1240’ların Bağdat ve Konya’sında geçen, Mevláná ile Şems arasındaki birliği anlatan bir tarihi roman dosyasını okumaya başlar. O andan itibaren Zahara’nın peşine düşen Ella, artık aşk yolculuğuna çıkmıştır... Romanın içindeki diğer roman ise bizi 13. yüzyıla, Mevláná ve Şems’in dünyasına taşır

Bir taş nehre düşmeyegörsün, pek anlaşılmaz etkisi. Hafiften aralanır, dalgalanır suyun yüzeyi. Belli belirsiz bir tıp sesi çıkar; duyulmaz bile akıntının ortasında, kaybolur uğultuda. Hepi topu budur olduğu olacağı.
Ama bir de göle düşsün aynı taş... Etkisi çok daha kalıcı ve sarsıcı olur. O taş var ya o taş, durgun suları savurur. Taşın suya değdiği yerde evvela bir halka peyda olur; halka tomurcuklanır, ol tomurcuk çiçeklenir, açar da açar, katmerlenir. Göz açıp kapayıncaya kadar, ufacık bir taş ne işler açar başa. Tüm yüzeye yayılır aksi, bir bakmışsın ki her yeri kaplamış. Çemberler çemberleri doğurur, tá ki en son çember de kıyıya vurup yok oluncaya dek.
Nehir alışkındır karmaşaya, deli dolu akışa. Zaten çağlamak için bahane arar ya, hızlı yaşar, çabuk taşar. Atılan taşı içine alır; benimser, sindirir ve sonra da unutur kolaylıkla. Karışıklık onun doğasında var, ne de olsa. Ha bir eksik ha bir fazla.
Gel gelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya. Tek bir taş bile yeter onu altüst etmeye, tá dibinden sarsmaya. Göl taşla buluştuktan sonra bir daha asla eskisi gibi olmaz, olamaz.
Kendini bildi bileli durgun bir göl gibiydi Ella Rubinstein’ın hayatı. Kırk yaşına basmak üzereydi. Nicedir tüm alışkanlıkları, ihtiyaçları ve tercihleri tekdüzeydi. Şaşmaz bir çizgiydi günlerin akışı; öylesine yeknesak, düzenli ve sıradan. Bilhassa son yirmi yıl boyunca hayatındaki her ayrıntıyı evliliğine göre ayarlamıştı. İçinden geçen her dilek, edindiği her yeni arkadaş, hatta en önemsiz kararları bile buna bağlıydı. Hayatına yön veren yegáne pusula evi ve evliliğiydi.
Kocası David tanınmış bir dişçiydi; mesleğinde hayli başarılı ve çok para kazanan bir adam. Aralarındaki bağ pek derin sayılmazdı. Ella bu durumun farkındaydı ama doğrusu evliliklerde (bilhassa onlarınki gibi uzun süren evliliklerde) önceliklerin farklı olduğuna inanırdı. Aşktan ve tutkudan daha önemli şeyler vardı bir evlilikte: Karşılıklı hoşgörü, şefkat, anlayış, saygı ve sabır gibi... Ve tabii bir de her evlilikte elzem olan bir başka nitelik: Affedicilik! Geliyorsa şayet elinizden, ki gelmeli, kusur etti mi kocanız, ki edebilir, ne yapıp edin, affedin!
Aşkmış meşkmiş, ne gam! Ne önemi var? Aşk dedikleri, Ella’nın öncelikler sıralamasında gerilerde bir yerde kalmıştı çoktan. Ancak filmlerde olurdu aşk. Ya da hayal ürünü romanlarda. Bir tek oralarda esas kız ve esas oğlan ölesiye sevebilirdi birbirlerini, masallardan süzülmüş efsanevi bir tutkuyla. Ama hayat, hakiki hayat ne filmdi, ne de roman!
Ella’nın öncelikler listesinin başında çocukları gelirdi. Güzel mi güzel kızları Jeannette üniversitedeydi. İkizleri (kız olan Orly, erkek olansa Avi) tam buluğ çağındaydı. Bir de on iki yaşında bir golden retriever köpekleri vardı: "Gölge". Bu eve geldiğinde minnacık bir enikti henüz. O gün bugündür Ella’nın şaşmaz yürüyüş arkadaşı, yoldaşıydı. Gerçi artık ihtiyarlamış, şişmanlamış, neredeyse kör ve sağır olmuş Gölge’nin vadesi doluyordu. Ama köpeğinin bir gün öleceğini düşünmeye Ella’nın yüreği el vermiyordu. Ne de olsa Ella böyle biriydi, hiçbir zaman kabullenemezdi sonları; İster bir dönem, ister eskimiş bir ádet, isterse çoktan tükenmiş bir ilişki olsun ölümü tanımaktan acizdi. Bir türlü yüzleşemezdi bitişlerle, görmezden geldiği o son burnunun ucunda dikilirken bile.
Rubinstein Ailesi Amerika’da, Northampton’da, krem rengi Viktorya tarzı kocaman bir evde yaşardı. Her ne kadar tadilata, tamirata ihtiyacı olsa da, hálá görkemliydi yapı: Tam beş yatak odası, üç arabalık garajı, masif parkeleri ve Fransız usulü kapıları vardı; üstüne üstlük bahçesinde de harikulade bir jakuzisi. Ailecek tepeden tırnağa sigortalıydılar: Hayat sigortası, araba sigortası; hırsızlık, yangın ve sağlık sigortası, emeklilik hesapları, çocuklara üniversite eğitimi birikimleri ve müşterek banka hesapları... Oturdukları evin yanı sıra biri Boston’da, diğeri Rhode Adası’nda iki lüks daireleri daha vardı. Tüm bunları elde edebilmek için, Ella da David de epey alın teri dökmüşlerdi. Her katında çocukların mutlu mesut koşup oynadıkları, fırından zencefilli-tarçınlı kurabiye kokularının yayıldığı büyükçe bir ev hayali bazılarına klişe gibi gelebilir ama onların gözünde hayatların en idealiydi. Bu ortak amaç üstüne kurmuşlardı evliliklerini ve zamanla hayallerinin hepsini olmasa da çoğunu gerçekleştirmişlerdi.
Geçen sene Sevgililer Günü’nde, kocası Ella’ya kalp şeklinde bir elmas kolye hediye etmişti. Yanına da balonlu, ayıcıklı bir kart iliştirmişti:
Sevgili Ella,
Sessiz sakin, müşfik, cömert, evliya sabırlı kadın...
Beni olduğum gibi kabul ettiğin ve karım olduğun için minnettarım.
Seni ilelebet sevecek kocan,
David
Ella kimseye bilhassa kocasına itiraf edememişti ama işin doğrusu, bu satırları okurken kendi ölüm ilanını okur gibi olmuştu. "Ben ölünce arkamdan bunları diyecekler herhalde" diye geçirmişti içinden. Ve eğer samimi ve dürüstseler, şu sözleri de eklemeliydiler:
"Ella’cığımızın tüm yaşamı, kocası ve çocuklarından ibaretti. Kaderin türlü zorluklarına tek başına kafa tutacak ne bilgisi vardı ne tecrübesi. Hiçbir zaman risk almayı bilmezdi. Tedbiri elden bırakmazdı. İçtiği kahvenin markasını değiştirmek için bile uzun uzun düşünmesi gerekirdi. O kadar utangaç, öylesine munis ve ürkekti; tabiri caizse, pısırığın tekiydi."
İşte tüm bu malum sebeplerden dolayı, kendisi de dáhil olmak üzere hiç kimse anlayamadı, tam yirmi yıllık evlilikten sonra Ella Rubinstein’ın nasıl olup da bir sabah kocasına boşanma davası açtığını ve kendini evliliğinden azat edip, tek başına sonu belirsiz bir yolculuğa çıktığını...
*
Ama elbet bir sebebi vardı: Aşk!
Aşık oldu Ella hiç beklenmedik bir biçimde, beklemediği bir adama.
İkisi ne aynı şehirde yaşıyordu ne de aynı kıtada. Aralarındaki fersah fersah uzaklık bir kenara, kişilikleri en az gündüz ile gece kadar farklıydı. Yaşam tarzları ise alabildiğine başkaydı. Arada tam bir uçurum vardı. Normal şartlar altında birbirlerine tahammül etmeleri bile zor iken, aşk odu’nda yanmaları beklenmedik bir hadiseydi. Ama oldu işte. Hem de öyle çabuk oldu ki, Ella başına ne geldiğini anlayıp, kendini koruyamadı bile. Tabii şayet insanın kendini aşktan koruması mümkünse!
Aşk, Ella’nın ömrünün o durgun gölüne gaipten düşüveren bir taş misali indi. Ve onu sarstı, silkeledi, darmadağın etti.
Bir taş nehre düşmeyegörsün, pek anlaşılmaz etkisi. Hafiften aralanır, dalgalanır suyun yüzeyi. Belli belirsiz bir tıp sesi çıkar; duyulmaz bile akıntının ortasında, kaybolur uğultuda. Hepi topu budur olduğu olacağı.
Ama bir de göle düşsün aynı taş... Etkisi çok daha kalıcı ve sarsıcı olur. O taş var ya o taş, durgun suları savurur. Taşın suya değdiği yerde evvela bir halka peyda olur; halka tomurcuklanır, ol tomurcuk çiçeklenir, açar da açar, katmerlenir. Göz açıp kapayıncaya kadar, ufacık bir taş ne işler açar başa. Tüm yüzeye yayılır aksi, bir bakmışsın ki her yeri kaplamış. Çemberler çemberleri doğurur, tá ki en son çember de kıyıya vurup yok oluncaya dek.
Nehir alışkındır karmaşaya, deli dolu akışa. Zaten çağlamak için bahane arar ya, hızlı yaşar, çabuk taşar. Atılan taşı içine alır; benimser, sindirir ve sonra da unutur kolaylıkla. Karışıklık onun doğasında var, ne de olsa. Ha bir eksik ha bir fazla.
Gel gelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya. Tek bir taş bile yeter onu altüst etmeye, tá dibinden sarsmaya. Göl taşla buluştuktan sonra bir daha asla eskisi gibi olmaz, olamaz.
Kendini bildi bileli durgun bir göl gibiydi Ella Rubinstein’ın hayatı. Kırk yaşına basmak üzereydi. Nicedir tüm alışkanlıkları, ihtiyaçları ve tercihleri tekdüzeydi. Şaşmaz bir çizgiydi günlerin akışı; öylesine yeknesak, düzenli ve sıradan. Bilhassa son yirmi yıl boyunca hayatındaki her ayrıntıyı evliliğine göre ayarlamıştı. İçinden geçen her dilek, edindiği her yeni arkadaş, hatta en önemsiz kararları bile buna bağlıydı. Hayatına yön veren yegáne pusula evi ve evliliğiydi.
Kocası David tanınmış bir dişçiydi; mesleğinde hayli başarılı ve çok para kazanan bir adam. Aralarındaki bağ pek derin sayılmazdı. Ella bu durumun farkındaydı ama doğrusu evliliklerde (bilhassa onlarınki gibi uzun süren evliliklerde) önceliklerin farklı olduğuna inanırdı. Aşktan ve tutkudan daha önemli şeyler vardı bir evlilikte: Karşılıklı hoşgörü, şefkat, anlayış, saygı ve sabır gibi... Ve tabii bir de her evlilikte elzem olan bir başka nitelik: Affedicilik! Geliyorsa şayet elinizden, ki gelmeli, kusur etti mi kocanız, ki edebilir, ne yapıp edin, affedin!
Aşkmış meşkmiş, ne gam! Ne önemi var? Aşk dedikleri, Ella’nın öncelikler sıralamasında gerilerde bir yerde kalmıştı çoktan. Ancak filmlerde olurdu aşk. Ya da hayal ürünü romanlarda. Bir tek oralarda esas kız ve esas oğlan ölesiye sevebilirdi birbirlerini, masallardan süzülmüş efsanevi bir tutkuyla. Ama hayat, hakiki hayat ne filmdi, ne de roman!
Ella’nın öncelikler listesinin başında çocukları gelirdi. Güzel mi güzel kızları Jeannette üniversitedeydi. İkizleri (kız olan Orly, erkek olansa Avi) tam buluğ çağındaydı. Bir de on iki yaşında bir golden retriever köpekleri vardı: "Gölge". Bu eve geldiğinde minnacık bir enikti henüz. O gün bugündür Ella’nın şaşmaz yürüyüş arkadaşı, yoldaşıydı. Gerçi artık ihtiyarlamış, şişmanlamış, neredeyse kör ve sağır olmuş Gölge’nin vadesi doluyordu. Ama köpeğinin bir gün öleceğini düşünmeye Ella’nın yüreği el vermiyordu. Ne de olsa Ella böyle biriydi, hiçbir zaman kabullenemezdi sonları; İster bir dönem, ister eskimiş bir ádet, isterse çoktan tükenmiş bir ilişki olsun ölümü tanımaktan acizdi. Bir türlü yüzleşemezdi bitişlerle, görmezden geldiği o son burnunun ucunda dikilirken bile.
Rubinstein Ailesi Amerika’da, Northampton’da, krem rengi Viktorya tarzı kocaman bir evde yaşardı. Her ne kadar tadilata, tamirata ihtiyacı olsa da, hálá görkemliydi yapı: Tam beş yatak odası, üç arabalık garajı, masif parkeleri ve Fransız usulü kapıları vardı; üstüne üstlük bahçesinde de harikulade bir jakuzisi. Ailecek tepeden tırnağa sigortalıydılar: Hayat sigortası, araba sigortası; hırsızlık, yangın ve sağlık sigortası, emeklilik hesapları, çocuklara üniversite eğitimi birikimleri ve müşterek banka hesapları... Oturdukları evin yanı sıra biri Boston’da, diğeri Rhode Adası’nda iki lüks daireleri daha vardı. Tüm bunları elde edebilmek için, Ella da David de epey alın teri dökmüşlerdi. Her katında çocukların mutlu mesut koşup oynadıkları, fırından zencefilli-tarçınlı kurabiye kokularının yayıldığı büyükçe bir ev hayali bazılarına klişe gibi gelebilir ama onların gözünde hayatların en idealiydi. Bu ortak amaç üstüne kurmuşlardı evliliklerini ve zamanla hayallerinin hepsini olmasa da çoğunu gerçekleştirmişlerdi.
Geçen sene Sevgililer Günü’nde, kocası Ella’ya kalp şeklinde bir elmas kolye hediye etmişti. Yanına da balonlu, ayıcıklı bir kart iliştirmişti:
Sevgili Ella,
Sessiz sakin, müşfik, cömert, evliya sabırlı kadın...
Beni olduğum gibi kabul ettiğin ve karım olduğun için minnettarım.
Seni ilelebet sevecek kocan,
David
Ella kimseye bilhassa kocasına itiraf edememişti ama işin doğrusu, bu satırları okurken kendi ölüm ilanını okur gibi olmuştu. "Ben ölünce arkamdan bunları diyecekler herhalde" diye geçirmişti içinden. Ve eğer samimi ve dürüstseler, şu sözleri de eklemeliydiler:
"Ella’cığımızın tüm yaşamı, kocası ve çocuklarından ibaretti. Kaderin türlü zorluklarına tek başına kafa tutacak ne bilgisi vardı ne tecrübesi. Hiçbir zaman risk almayı bilmezdi. Tedbiri elden bırakmazdı. İçtiği kahvenin markasını değiştirmek için bile uzun uzun düşünmesi gerekirdi. O kadar utangaç, öylesine munis ve ürkekti; tabiri caizse, pısırığın tekiydi."
İşte tüm bu malum sebeplerden dolayı, kendisi de dáhil olmak üzere hiç kimse anlayamadı, tam yirmi yıllık evlilikten sonra Ella Rubinstein’ın nasıl olup da bir sabah kocasına boşanma davası açtığını ve kendini evliliğinden azat edip, tek başına sonu belirsiz bir yolculuğa çıktığını...
*
Ama elbet bir sebebi vardı: Aşk!
Aşık oldu Ella hiç beklenmedik bir biçimde, beklemediği bir adama.
İkisi ne aynı şehirde yaşıyordu ne de aynı kıtada. Aralarındaki fersah fersah uzaklık bir kenara, kişilikleri en az gündüz ile gece kadar farklıydı. Yaşam tarzları ise alabildiğine başkaydı. Arada tam bir uçurum vardı. Normal şartlar altında birbirlerine tahammül etmeleri bile zor iken, aşk odu’nda yanmaları beklenmedik bir hadiseydi. Ama oldu işte. Hem de öyle çabuk oldu ki, Ella başına ne geldiğini anlayıp, kendini koruyamadı bile. Tabii şayet insanın kendini aşktan koruması mümkünse!
Aşk, Ella’nın ömrünün o durgun gölüne gaipten düşüveren bir taş misali indi. Ve onu sarstı, silkeledi, darmadağın etti.
Elif Şafak’ın mart başında çıkacak romanı Aşk’tan bir bölümü dün Hürriyet Cumartesi’de yayınlamıştık. Bugün ikinci bir bölüm veriyoruz. Bağdat’a, 29 Eylül 1243’e gidiyoruz, bir çömeze kulak veriyoruz.
Bana sorarsanız zaviyede derviş olmak kolay. Ne var ki bunda? Sabah akşam otur mır mır dua et, tespih çek, zikir çek. Çocuk oyuncağı! Esas zorluk çömez olmakta! Herkes dervişliğin zahmetlerinden dem vurur ama nedense kimse biz zavallı saliklerin çektiklerinden bahsetmez. Buraya geldim geleli it gibi çalışıyorum. Bazı günler o kadar yoruluyorum ki döşeğe düştüğümde kolumun bacağımın ağrısından uyuyamıyorum. Ama kimin umurunda? Kimseden ne bir teselli duydum, ne müşfik bir bakış gördüm. Ne kadar çalışırsam çalışayım bir türlü yaranamıyorum. İsmimi dahi bildiklerini sanmıyorum. "Cahil talip" diye sesleniyorlar bana, sanki adım sanım yokmuş gibi. Arkamdan da fısıldaşıyorlar: "Havuç kafalı gafil oğlan!"
Ama en kötüsü Aşçı Dede’nin emrinde mutfakta çalışmak! Göğüs kafesinde kalp yerine taş taşıyor adam. Dergáhta aşçı olacağına, savaşın kitabını yazmış Moğol Ordusu’na komutan olsa daha isabetli olurdu. Bir kerecik olsun ağzından tatlı bir söz çıktığını duysam, sağ kolumu keseceğim. Gülümsemeyi bildiğinden bile şüpheliyim.
Bir seferinde dayanamadım, meydancıya sordum. "Bu zaviyeye gelen tüm çömezler merasim hırkası giydirilmeden evvel benim gibi Aşçı Dede’nin zorlu imtihanına tábi tutulur mu?"
Meydancı müstehzi bir edayla gülümsedi. "Hepsi değil evlat, yalnızca katır kutur ham olanlar" dedi.
Katır kutur ham olanlar ha, öyle mi? Neden diğer çömezlerden daha çok çile çekecekmişim? Nefsim onlarınkinden daha mı büyük, daha mı kötü yani?
Her sabah en erken ben kalkıyorum; dereden kova kova su taşıyorum. Sonra ocağı yakıyor, yüzüm gözüm is içinde kalana dek ekmek pişiriyorum. Kahvaltıda içilen çorbayı hazırlamak gene benim vazifem. Kolay değil, elli kişilik kazanlarda pişiyor her şey. İçine beş kişi girer rahat rahat yıkanır, öyle devasa. Ya sonrasında kim yıkar, ovalar kazanları? Gene ben tabii ki! Bulaşıkçı da benim burada, temizlikçi de, çamaşırcı da. Gün doğumundan gün batımına durmadan emir yağdırıyor Aşçı Dede:
Havuç kafa, yerleri sil! Tezgáhları parlat! Merdivenleri temizle! Avluyu süpür! Git odun kes! Ahşapları cilala! Tencereleri kalayla! Reçel kaynat, acı sos hazırla. Hıyar, patlıcan doğra, ezme yap, turşu doldur -aman tuzu ne eksik ne fazla olsun, suyun üstünde bir yumurta durabilecek kadar olsa yeter. Her şeyi tam istediği gibi yapmazsam Aşçı Dede cinnet geçirir, çanak çömlek eline ne geçerse kafama atar. Haydi, işin yoksa sil baştan.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi, eksiksiz her işte, dua üstüne dua okumamı emreder. Yüksek sesle okurum ki, Aşçı Dede beni daha rahat denetlesin. Bir kelime atlayacak olursam vay hálime, canıma okur. İşte ben böylece, her Allah’ın günü bir yandan dua ezberler, bir yandan harıl harıl çalışırım.
Mutfaktaki zorlukları yenersem, bu yolda daha çabuk olgunlaşırmışım! Böyle diyor Aşçı Dede. "Hiç etrafında ateş olmazsa kaynar mı kazan? Pişebilir mi nohut? Sen de aynen öyle, ateşin içinde oflaya poflaya, kaynaya kaynaya pişeceksin elbet!"
Lafa bak! Nohut muyum ben? Bir keresinde dayanamadım, soruverdim: "İyi de ne zamana kadar sürecek bu ateşten imtihan?"
"Binbir gün binbir gece" demez mi gaddar adam! Ardından da pişkin pişkin ekledi: "Masallardaki Şehrazat her gece başka bir öykü uydurabildiyse, sen de onun kadar dayanabilirsin herhálde."
Kafayı yemiş bu adam! Benim şu perişan hálimle o çenesi düşük Şehrazat arasında ne tür bir benzerlik olabilir ki? Hanımefendinin tek yaptığı kadife yastıklara, atlas yorganlara yaslanıp bacak bacak üstüne atmak ve bir eliyle zalim hükümdara hurma, incir, üzüm yedirirken bir yandan çılgın hikáyeler uydurmak! Bunun neresi zor Allah aşkına? Gelsin benim çektiğim eziyetlerin yarısına katlansın, değil binbir gece, bakalım bir hafta dayanabiliyor mu?
İmtihanım bitmesine çok var daha. Sayan var mı bilmiyorum ama ben her gün bir çentik atıyorum duvara: Şafak altı yüz yirmi dört!
Bu zaviyedeki ilk kırk günümü ufacık, basık ve karanlık bir hücrede geçirdim. Ne yayılabilir, ne doğrulabilirsin. Ne sağına ne soluna dönebilirsin. Sürekli dizüstü hazır vaziyette oturmak durumundasın. Sıkı sıkı tembihlediler: Olur da karanlıktan korkarsan, açlıktan miden kazınırsa, ya da maazallah, ıslak rüyalar görür bir kadın vücudu arzularsan, hemen tavandaki çanı çal, manevi destek ara!
Kırk gün kaldım o hücrede. Bir kez olsun çanı çalmadım. Aklıma fena fikirler gelmediğinden değil, Allah biliyor ya sürüsüyle geldi ama o daracık yerde sıkışmış, serçe parmağımı dahi kıpırdatamazken azıcık fena fikirden kime zarar gelir ki?
Çilehaneden kurtulunca bu kez de Sertarik geldi, "eti senin, kemiği benim" diyerek Aşçı Dede’ye teslim etti beni. Meğer mutfakta çekilen çile en beteriymiş. Gene de, ne kadar garez edersem edeyim, aşçının kaidelerinden dışarı hiç çıkmadım, ta ki Şems-i Tebrizi gelene dek. Onun geldiği gece mutfaktan sıvıştım diye Aşçı Dede feci bir dayak attı. Sırtımda sıra sıra kızılcık sopaları kırdı. Sonra ayakkabılarımı aldı, uçları dışarı bakacak şekilde kapının önüne koydu. Böylece tekke adabına uygun biçimde "evlat, gitme vaktin geldi" diyordu.
"Eğer gönlün emin değilse, boş yere kendini de yorma, beni de" diye ters ters buyurdu Aşçı Dede. "Dere eşeğin ayağına gelmez. Su içmek isteyen eşek kendisi dereye gider, unutma. Tasavvuf da derya deniz sudur kana kana içmek isteyene!" Bu durumda ben de eşek oluyorum tabii.
İşin doğrusu, Şems-i Tebrizi olmasa çoktan buralardan gitmiştim. Bu gezgin derviş öyle acayibime gidiyor ki, sırf ona olan merakımdan zaviyeye demir attım. Daha evvel hiç böyle bir abdal görmemiştim. Kimseden korkusu yok, kimselere boyun eğmiyor. Aşçı Dede bile ona hürmet ediyor. Ben de içimden karar verdim: Bundan böyle ibret alacağım kişi, Şems olacak. Cazibesi, sivri dili, serkeşliği, asi mizacıyla o olmalı benim mürşidim. Bizim yaşlı, uyuşuk pir efendi değil.
Evet, Şems-i Tebrizi benim kahramanım. Onu gördükten sonra kendi kendime dedim ki "ne demeye munis bir derviş olacağım. Şayet onun yanında feyiz alacak kadar kalırsam, ben de Şems gibi gözüpek, isyankár olurum." Böyle dedim ve güz gelip de Şems’in temelli gideceğini anlayınca, ben de onun peşinden Konya’ya gitmeye karar verdim.
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
10/2/2009 - Başa sarabilseydim!
 Perihan Mağden, yeni romanı için Radikal'deki yazılarına ara verdi. Tam o giderkene önceleri Kanal 7”nin Washington temsilcisi olan sonradan yepisyeni bi pozisyonla Başbakanın Sözcülüğünü yapan Atıf Beki yazmaya başladı Radikal'de.
Yayınlanmış 2 kitabı olan Beki, şeker bişi bence; Ahmet Hakan kıvamında yazacağa benziyo. Nede olsa hikayeleri benzer. Değiş-Tokuş:) aşağıda kitaplarının içerikleri ve radikalde yayınlanan ilk yazısı, aydi ayırlısı...
1. Kitap Kara Liste isimli kitabın konusu:
27 Mayıs İhtilali sonrasında dönemin ünlü kalemleri tek tek fişlenmişti. Söylentilerden oluşan bu raporlar, kırk yıldır ünlü yazarların peşini bırakmadı. Ama raporlar bir bütün olarak, bugüne kadar herkesin varlığından haberdar olduğu büyük bir sır olarak kalmayı başardı. 2. Kitap İndus Vadisi’nin İncirleri ise; Eva ile Adam, İndus Vadisi’nde yaşayan, kırklı yaşlarında ancak konuşmaya başyalan Puliyanların çocuklarıdır. Yolları, “kayıp dil”i arayan bir dil bilimciyle kesişir. Onların her biri kaderlerinde kaçmaya çalışırken aslında kehanet de kendi kendini gerçekleştirir. Evanjelist vaiz dostu tarafından insanlığın sonunu geciktireceğine inandırılan Dr. Logan gizli bir tarikatın, kıyamet savaşına hazırlanan fundamentalist bir örgütün oyununa gelir. İnsan düşüncesinin tarih boyunca karşı karşıya kaldığı en büyük tehlikedir bu... Başa sarabilseydim!
Aslında ‘başlamak zordur’, diyenlerdenim. Başladınız mı, gerisi bir şekilde gelir. Kolay göründüğüne bakmayın, ayrılmak da zordur. Onun için en güzeli, ortasından girmektir. Hayat da böyle başlamıyor mu, zaten? Başını ve sonunu kaçırdığımız bir hayatı yaşıyoruz. Ortalarda bir yerde, bir ara görünüp kayboluyoruz. Ama gösteri bizden evvel olduğu gibi sonra da devam ediyor. Düşünsenize, oyuncu olduğunuz halde senaryonun ne başından haberdarsınız, ne de sonundan haberiniz oluyor. Kendi filminizin en başına yetişemediğiniz gibi en sonunu da kaçırıyorsunuz. Hayat dediğimiz gösteride bize ayrılan zamanı, rolümüzü anlamak ve anlamlandırmak için harcamamızın sebebi, zaten bu tuhaflıktır. Dâhilerimizi bile çıldırtan çözümsüz bir çelişki, çoğunluğumuzu teslimiyete zorlayan yaman bir tuhaflık: Sonradan dahil olduğunuz gösteride oynadığınız ilk ve son kareler, gıyabınızda çekiliyor. Hem varsınız, hem yoksunuz... Sadece zamanın başlangıcı ve sonu değil, kendi hayatımızın en önemli sahneleri de bizim için bir muammadan ibaret değil mi? ‘Ben burada ne arıyorum’ demeye kalmadan, ortalarda arz-ı endam edip, sahneden eğer başarabiirsek edebimizle çekiliyoruz. Yine de madem ki yeni bir başlangıç yapıyorum, haydi, herkesin aklındaki o soruyla başlayalım. Elinizde, ileri tuşuna basarak hayatınızdan istemediğiniz kareleri atlamanızı sağlayacak sihirli bir uzaktan kumanda aleti olsaydı, ne yapardınız? Eminim bu soru, benim gibi birçoğunuza da Adam Sandler’in Micheal Newman karakteriyle karşımıza çıktığı ‘Click’ adlı filmini hatırlatmıştır. O zaman daha açık soruyorum: Michael Newman siz olsaydınız, elinizdeki sihirli kumanda cihazını, kendi hayatınızın hangi sahnelerini kaçırmak, hangi zor anları hafıza kayıtlarınızdan çıkarmak, yol arkadaşlarınızla tırmandığınız hangi yokuşlarda ortadan kaybolmak için kullanırdınız? Özellikle geride bıraktığım son 3.5 yıl için bu soruya benim vereceğim cevabı merak edenler olduğunu biliyorum. Pişman mıyım? Eğer öyleyse, nelerden pişmanlık duydum? İşte benim cevabım: Şayet benim elimde öyle bir sihirli kumanda aleti olsa ve şimdi başa sarabilseydim, gidişim de, dönüşüm de dahil, yaşadıklarımın tek bir karesini bile atlamak istemezdim. Çünkü biliyorum ki, ben atlasam da hayat atlamayacak, ne varsa yaşanmış -bu kez iyi ya da kötü bir farkla- yine yaşanacaktı. ‘Click’ filmini izleyenleriniz, Michael Newman’ın atladığı acılar, kaçtığı bütün zorluklarla yüzleştiği sondan bir önceki sahnede nasıl derin bir pişmanlık yaşadığını da hatırlayacaktır. Hayatı ıskalamanın getirdiği o ‘büyük pişmanlığın’ yanında, Michael Newman’ın kaçmayı seçtiği ‘küçük pişmanlıklar’ nedir ki? Madem hayat devam ediyor, ıskalamaya değmez. Gösteri de devam etmeli.
Yağmurda ıslanabilmek için... Emine Erdoğan’ın önceki gün İzmit’teki toplu açılış töreni sırasında çekilen bu fotoğrafı, merak konusu haline geldi. İlk bakışta her şeyin normal göründüğünü söyleyebilirsiniz. Ama durum pek öyle değil. Başbakan kürsüde konuşurken Emine Erdoğan, yağmur altında şemsiyesiz kalmış görünüyor. Hemen yanı başında şemsiye kullanan protokol erkânının varlığı, ister istemez soruları da beraberinde getiriyor. Emine Erdoğan, neden şemsiyesiz? Akla ilk gelen ‘acaba ihmal mi var?’ sorusuna, Kocaeli Valisi Gökhan Sözer, DHA’ya yaptığı bir açıklamayla cevap verdi. Şemsiye teklifini Emine Hanım’ın geri çevirdiğini söyledi. Vali Bey’in olayla ilgili yorumu ise şöyleydi: ‘Sanırım Sayın Başbakan o sırada konuştuğu için, kendisine şemsiye tutulmuş olsaydı, belki kameralar o tarafa yönelecek ve Başbakan’ın dikkati dağılacaktı. Muhtemelen bunu düşündüler. Zaten üzerinde yağmurluk şeklinde bir mont vardı. Ancak bu cevap, durumu açıklığa kavuşturmak yerine kafaları daha da karıştırdı. Bu kez de ‘acaba Emine Hanım bir şeye kızdı da, tepkisini böyle mi gösterdi?’ soruları aldı başını gitti. Vali Bey’in verdiği bilgi doğru ama getirdiği yorum yanlıştı. Onun için de habercileri tatmin etmemişti. Hatta DHA muhabiri, geçtiği haberde, ‘ihmal’ ihtimali üzerinde duruyor ve törenin ev sahibi Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun sorumlu aramaya başladığını duyuruyordu. Galiba ben cevabı biliyorum. Fazla uzatmadan, hem habercileri bu meraktan kurtarmak, hem de gereksiz sorulara ve görevlilerin suçlanmasına bir son vermek için işte açıklıyorum: Ne ihmal, ne tepki. Sebep, romantizm. Emine Erdoğan, rüzgârla şiddeti artan yağmura inat, Başbakan’ı dinlemekten vazgeçmeyen kalabalıkla özdeşlik kurmak istedi. Islanma pahasına, ‘ben de sizdenim’, mesajı verdi. Bir adım gerideki tentenin altına çekilmeyi de, uzatılan şemsiyeyi de bunun için reddetti. ‘Beraber ıslandı yağan yağmurda!’ Romantizmin hâlâ ölmediğini hepimize gösterdi.
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/2/2009 - TBMM, Kyoto Protokolü'ne 'evet' dedi....

Eller Türkiye'nin çevresi için kalktı...
Türkiye’nin, Kyoto Protokolüne katılmasının uygun bulunduğuna ilişkin kanun tasarısı, TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek yasalaştı. Tasarının maddelerinin görüşülmesinden sonra, tümü üzerinde yapılan açık oylamada, kanun tasarısı, 3’e karşı 243 oyla kabul edildi. Oylamada 6 milletvekili de çekimser kaldı.
Kyoto Protokolü nedir? Kyoto Protokolü, küresel iklim değişikliğiyle mücadele etmek için, Birleşmiş Milletler'in 1997'de Japonya'nın Kyoto şehrinde düzenlediği çevre toplantısında katılımcı hükümetler tarafından kabul edilen bir anlaşmadır. Protokole göre gelişmiş ülkelerin sera etkisi yaratan gazların salınımını 2008 - 2012 yılları arasında yüzde 5.2 düşürmelerini öngörüyor. Birleşmiş Milletler verilerine göre, 2001'den itibaren 84 ülke anlaşmayı imzaladı, 34 ülke onayladı. En son Rusya'nın 18 Kasım 2004'te katılmasıyla 90 gün sonra 16 Şubat 2005 tarihinde protokol yürürlüğe girdi. Ancak bağlayıcılığı olmadığı için bu anlaşma sonrasında gaz salınımlarında küresel bir düşüş gözlenmedi. Dünya'da tek başına sera gazı salınımının yüzde 25'inden sorumlu olan Amerika, ve yüzde 1,5'undan sorumlu olan Avustralya Kyoto Protokolü'nü imzalamayacağını duyurdu. Böylece protokol işlemeye başlamadan büyük yara aldı. Çevreci Örgütler, başta Amerika olmak üzere gelişmiş ülkelerin Kyoto Anlaşması'na imza atmasını ve kurallarına uyması gerektiğini savunuyor.
Kyoto ilk değil
Hükümetler, 1992 yılında Rio’daki “Dünya Zirvesi”nde iklim değişimiyle mücadele etme kararı almışlardı. Bu zirvede, Birleşmiş Milletler İklim Değişimi Çerçeve Anlaşması hazırlanmıştı. Çerçeve Anlaşması, gaz salınımlarını sabit hale getirmeyi öngörüyordu fakat bağlayıcılığı yoktu. Bu anlaşma sonrasında gaz salınımlarında küresel bir düşüş gözlenmedi. Kyoto Anlaşması, BM İklim Değişimi Çerçeve Anlaşması’nın devamı niteliğinde. Anlaşmanın şimdilik bir bağlayıcılığı yok. Fakat Kyoto Protokolü'nü imzalayan ülkelerin yüzde 55’inin parlamentoları, anlaşmayı onaylarsa protokolün bağlayıcılığı olacak. Bağlayıcılığın boyotları ise henüz netlik kazanmadı. Anlaşmanın bazı esnek mekanizmaları da bulunuyor. Örneğin belirli oranda salınım ticareti yapılabilecek. Yani, bir ülke para karşılığında, az gaz salınımı olan bir ülkeden gaz salınımı yapma hakkı satın alabilecek. Bir diğer yöntem de, ülkeler, başka ülkelerin karbondioksit gazını yutan bir takıl projelere imza atmasıyla da salınım ticaretinden faydalanabilecek. (Ağaçlandırma, yenilenebilir enerji santralları gibi)
Kyoto ile neler değişecek?
Kyoto Sözleşmesi ile devreye girecek önlemler son derece pahalı yatırımlar gerektiriyor; * Endüstriden, motorlu taşıtlardan, ısıtmadan kaynaklanan sera gazı miktarını azaltmaya yönelik mevzuat yeniden düzenlenecek. * Daha az enerji ile ısınma, daha az enerji tüketen araçlarla uzun yol alma, daha az enerji tüketen teknoloji sistemlerini endüstriye yerleştirme, ulaşımda, çöp depolamada çevrecilik, temel ilke olacak. * Atmosfere bırakılan metan ve karbondioksit oranının düşürülmesi için alternatif enerji kaynaklarına yönelinecek. * Atmosfere salınan sera gazı miktarı yüzde 5'e çekilecek. * Fosil yakıtlar yerine örneğin, bio dizel yakıt kullanılacak. * Çimento, demir çelik ve kireç fabrikaları gibi yüksek enerji tüketen işletmelerde atık işlemleri yeniden düzenlenecek. * Termik santrallerde daha az karbon çıkartan sistemler, teknolojiler devreye sokacak. * Güneş enerjisinin önü açılacak. Nükleer enerjide karbon oranı sıfır olduğu için dünyada bu enerji ön plana çıkarılacak. * Fazla yakıt tüketen ve fazla karbon üretenden daha fazla vergi alınacak. Yine de dünya hükümetlerinin acil önlemler almakta bu kadar geciktikleri bir ortamda tek uluslararası müzakere zemini Kyoto Protokolü’dür. Protokolü ABD ve Avustralya’nın yaptığı gibi reddetmek, ağır bir inkar politikasının göstergesidir. Kyoto’yu imzalayan bir ülke olmak, en azından küresel ısınmadaki payını kabul etmenin ve önlem almaya başlamanın ilk adımı olabilir.
Türkiye'nin durumu Türkiye çerçeve sözleşmenin imzaya açıldığı Rio zirvesinde Başbakan Süleyman Demirel tarafından üst düzeyde temsil edildiği halde sözleşmeye imza atmadı. Bir OECD ülkesi olduğu için çerçeve sözleşmenin Ek-1 listesinde yer alan Türkiye, sözleşmeyi imzalamak yerine listeden çıkmak için lobi yapmayı tercih etti, ne var ki Ek-1 listesinden çıkarılmadı, ancak 2001 yılında Ek-2 listesinden çıkarıldı (Halbuki yükümlülük altına girmek için ek-1’de olmak yeterlidir). Sözleşmeye imza atmadığı için Kyoto görüşmelerinde aktif olarak müzakerelere katılmayan, bu yüzden de otomatik olarak Ek-B’ye girmediği için Protokol dışı kalan Türkiye, bu şekilde Kyoto Protokolü’ne taraf olmadı ve herhangi bir yükümlülük altına girmedi. Türkiye küresel ısınma konusunda her zaman çok yavaş davranan, uluslararası mekanizmaların çevresinden dolaşmaya ve zaman kazanmaya bir ülke oldu. İmzaya açık olduğu süre içinde çerçeve sözleşmeyi imzalamamış, ancak 2004’de doğrudan doğruya Meclis’ten geçirerek onaylandı. Sözleşmenin getirdiği en önemli yükümlülük olan sera gazı envanterini ancak 2006 yılında, yani sözleşmenin imzalanmasından 14 yıl sonra Birleşmiş Milletler’e sunabilen Türkiye’nin, bu envanterle 1990-2004 yılları arasında sera gazlarını 170 milyon tondan 357 milyon tona çıkardığı, yani yüzde 110 artışla rekor kırdığı ortaya çıktı. Bu rakamlarla yüzde 1,3’lük paya sahip olduğu ve dünyanın en fazla sera gazı üreten 13. ülkesi olduğu ortaya çıkan Türkiye sonunda bugün Kyoto Protokü'ne katıldı.
RaDiKaL/05/02/2009
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
3/2/2009 - hasan ali toptaş...
sözgelimi, bu adam bi başka; nefes kesiyo, kelimeler arasına nota koymuş kendi söyledi. aşağıda sana yazılmış bi mektup...

sana mektup yazmak bugüne kadar aklımın ucundan bile geçmemişti. geçseydi ve daha önce oturup yazabilseydim, herhalde her iki satırdan birini senin için boş bırakırdım. ya da, senin için, içleri harflerle dolu çeşitli boşluklar yaratırdım sayfaların yüzünde. senin için de değil aslında, bunu, mektup dediğimiz metnin metin olabilmesi için yapardım. bir bakıma, seni düşünmeksizin senin için.
işte, şimdi bile bu mektubu yazarken yukarıdaki paragrafı arada bir tekrarlamayı nasıl arzu ediyorum bilemezsin. aklımdaki geçmişin gölgesine oturup yüzümü geleceğe doğru dönerek onu değişik şekillere sokmayı, bu şekillerin arasından birini seçmeyi, seçtiğim şeklin üstünü öteki şekillerin tadından oluşan yumuşak bir sisle örtmeyi ve kelimeleri bu sisin altından çıkarıp tek tek güneşe tutmayı da arzu ediyorum aslında. bunları yaparken her şeyi, ama her şeyi unutup sadece yaptığım şeyin kendisine dönüşmeyi de arzu ediyorum hatta; dünya dediğimiz şu daracık genişliğe oradan, ruhunda bütün harflerin ruhunu taşıyan zamansız bir harf gibi bakmayı da arzu ediyorum.
az önce, her şeyi unutmaktan söz ederken, beni hayatın orasına burasına bağlayan her biri birbirinden sevimli zincirlerin, bilgi suretinde gezinip duran netameli dağların, bakış alanımı daraltan duvarların ve bunlar gibi daha başka varlıklarla çeşitli yoklukların yanı sıra seni de kastettim tabii. zaten, masaya oturmadan önce benim yapmam gereken en önemli iş seni unutmaktır biliyorsun. unutamazsam, asla yazamam çünkü; elimde kalem, öylece kalakalırım kâğıdın başında. ardından da, ne kadar uzak ve anlayışlı olursan ol, özgürlüğümün senin varlığınla kuşatıldığını düşünürüm. bakışlarının, ne yapıp edip benim atacağım adımları şekillendireceğini düşünürüm sonra. dahası, senin varlığında eşsiz güzellikler oluşturan bazı zayıf noktaların beni kışkırtacağını, içimde uyuyan ezeli boşlukları harekete geçireceğini, bu hareketlerin de beni tutup sana yaranmaya çalışan tuhaf bir kılığa sokacağını düşünürüm. doğrusu, hayalimde büklüm büklüm bazı gölgeler belirir de, yüzüm içe doğru nar gibi kızarır böyle zamanlarda. bir yandan da, fena halde korkarım tabii. sana yazmaktan değil, senin için yazmaktan korkarım. başka bir ifadeyle, senin için yazmakla sana en büyük kötülüğü edeceğimden korkarım.
işte, bu yüzden, yazmak için kâğıdın üzerine eğildiğimde, yazdıklarım ille de bir yere varacak, bir yeri aşacak ve varıp aşacağı yere ille de bir işaret konacaksa, oraya seni değil kendimi koyarım ben. sonra, kendimden bana doğru yavaş yavaş birtakım ayak sesleri gelmeye, benden de kendime doğru yüzlerce yıllık, küf kokulu yaprak hışırtıları uçuşmaya başlar. bunların ardından, her biri ayrı telden çalan, mesafe suretine bürünmüş yazı cinleri çıkar ortaya. sayfalardan taşıp hayatın yüzünde gezinen upuzun kuyruklarıyla akıl şeytanları çıkar sonra, cümle boşluklarından oluşmuş dağlar, kelime kelime genişleyen ovalar, ovaların içinden şehirler, şehirlerin içinden de insanlar ve melekler çıkar.
böylece, sen aklımdan adamakıllı silinir, bir bilinmeyenken hiç bilinmeyen olursun.
zaten, seni olsa olsa sezerim ben, istesem de bilemem.
sen de, abartılacak kadar sıradan bir hayat yaşayan bu adamı bilme bence.
çünkü, her zaman için sezmek, bilmekten daha iyidir.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
sanki birgün tesadüfen...
Kategoriler
Arkadaşlarım
|